Nisan Baskısı

Latife hanım uzun yıllar önce Medine’den Türkiye’ye göçmüş beş, altı nesildir ülkesini

memleket neresi diye soranlara “İstanbul. Hepimiz İstanbullu değil miyiz? İstanbul hem şehir

hem ülke; memleket de öyle değil mi? “deyiverir. Onu tanıyanlardan ayrı ayrı ifade alınsa

hepsi aynı tanım ile: Ne zaman kızacağı, neye darılacağı, neye gülüp, neye alınacağı belli

olmayan, fil hafızalı, ekseriya neşeli, her zaman güleç, dikkatli bakışlı, şüpheci, adı gibi

şakacı bir kadındır.

Medine’den nesiller öncesinde gelmiş olsalar da biraz olsun Arapça getirmiştir yanında; bir

yerlerde çalışmak için gerekli olan yabancı dil İngilizce de çocukken öğrenilmiş olduğundan

orta karar bir şirketin muhasebe kısmında fatura ve irsaliyelerin listelenmesi, yılsonlarında

sabahlara kadar yıllık gelir vergisi beyannamesi hazırlama işleri ile rutin kariyerine devam

ediyordu. Her sabah işe başlamadan önce mutlaka bir bardak çay içer. Çayın çalışma

ortamlarının hem başlatıcısı hem de eşlikçisi olduğunu mutlaka söyler; masaya doğru gelen

çay tepsisine bilgisayarın sağından çatık kaşlarla bakar “ Latife hanım çay içer misiniz?”

sorusuna “ Çaya asla hayır demem” ile karşılık verirdi. Çay sıcak içeceklerin en güzeliydi.

Kimseyi zorda bırakmaz, neden çay içtiğiniz sorulmaz, boşta kaldınız mı yalnız kaldınız mı

size hemen eşlik etmek için en ulaşılabilir olandır. Ucuzdur, hızlı servis edilir. Çayımız yok

diyen müessese ayıplanır, müşteri kaçırır, misafirperver değildir.

Yirmi iki yaşında âşık olduğu adamla evlenmiş fakat adamın hayırsız, zampara olduğu bir yıl

içinde apaçık ortaya çıkınca mücadele etse de peynir mayasından yoğurt olmayacağını anlayıp

çekişmeli boşanma davası sonrası yirmi dokuz yaşında hayatını yalnız geçirmeye devam

etmiştir. Yıllar süren davalar nedeniyle hukuk, mahkeme, hâkim, mübaşir, adalet sarayı, savcı

yedi yıl boyunca hayatından eksik olmamış pek çok hukuki terime, usule aşina olduğundan iş

yerinde hukuki işler, hukuk bilgisinin sebebi bilinmemesine rağmen ona sorulur ona

danışılırdı. Evlenmiş boşanmış olduğunu kimseye söylemek istemez, kimseyle kişisel işleri ile

ilgili konuşmaz, bir sebeple kişisel işlerinden bahsetmek zorunda bile kalsa aile, geçmiş

yaşımı ile ilgili bilgi vermez. Bu tür sorularda sinirlenir bazen oldukça sert cevaplar verir

bazen de şakaya vurup “ Ağaç kovuğundan çıktım” ya da “Gökten zembille düştüm zembilim

kayıp bulunca geri döneceğim” der konuyu kapatırdı. Ailesi ile ilgili neden bu kadar katı

olduğu ile ilgili ipucu vermezdi. 5 kız kardeş olmalarına rağmen sadece en küçük olan

Aybüke ile nadiren görüşür, diğer kardeşlerinden bahsedince yine sert cevaplar verir konuyu

geçiştirir, havadan, haberlerden, kedilerden konulara balıklama dalar, peşinden de geri kalan


herkesi sürüklerdi. Tanıyanlar asla ailesinden konu açmaz bilmeden o taraflarda gezinenleri

de mayınlara karşı gizlice uyarırdı. Ne zaman nasıl tepki vereceği belli olmadığında da

tanıyanlar; iyiliksever, yufka yürekli olduğunu bildiklerinden mayınlı tarlalardan yabancıları

herkesin iyiliği için uzak tutarlardı.

“ Evli misiniz, bekâr mısınız “ sorusuna birkaç cevabı vardı. Ya kısa ve açıkça sorunun

cevabının olumsuz olduğunu anlatan

-Değilim.

- Hayır.

Ya da tekrar iletişim kuracak takat bırakmayan soru cümleleri

- Ne fark eder?

- Neden sordunuz?

- Böyle sorular soracak cüreti neden buluyorsunuz?

- Medeni durumla ilgili palas pandıras soru sormak pek nazikçe değildir öyle değil mi?

- Nüfus memuru musunuz?

Soruyu sonran bin pişman ve öfkelense de laf edemez. Latife kırk yaşlarında olmasına rağmen

güzel bir kadındı. Çıtı pıtı olduğundan otuz yaşlarındaymış gibi oldukça genç görünür

güzelliğini, neşesini, konuşma kabiliyetini, kadınlar kıskanır; erkeklerle de arkadaş olamaz

mutlaka talepkâr olurlardı. Latife “Bizden geçti, bu yaştan sonra bu işlerle uğraşamam” der

erkekleri yakınlaşmaya kalkışmadan, uzaklaştırır, ısrarcı olanlarla merhabayı dahi keserdi. Bu

konuda tavizi yoktu. Hatice “Tövbe estağfurullah melek diyeceğim geliyor, cinsiyeti yok nasıl

yaratık anlamadım. Hissiz, duygusuz ama iyi niyetli kanadı da aksiliğinden çıkmıyordur.”

diyordu. Şefidir Latife’nin. Şirkete kök salmış olduğundan kademe atlamış. Ev işinden

anlamaz muhasebe işinden anlamaz şansı yaver gitmiş liseden mezun olur olmaz iş bulmuş

sebat etmiş çok çalışmamış çok işler de başarmamış ama sabretmeyi iyi bilmiş olduğundan

yükselip çıkabileceği en yüksek kademeyi bulmuştur. Ne evrak hazırlansa altına imza

atmadan önce Latife’ye sorar onun onayı olmadan iş dışında da hiçbir girişimde bulunmaz,

buzdolabını değiştirmez, ikinci çocuğu bile düşünmez. Hatice’nin 14 yaşında bir kızı ve eve

para getirdiği için kendisini çok seven bir kocası var. Hatice yıllar önce görücü usulü

evlendiği için hep iç çeker “Aşk nedir bilemedik” der ama kocasından başkasına

varmayacağını tekrar eder. Hatice elli beş yaşında olmasına rağmen biraz çocuk kalmıştır.


Şişman kırmızı yüzü, pamuk şekere benze de yolda pamuk şeker görse gider alır herkese

ikram eder; yemek istemeyenlere de ısrar eder, elini yüzünü pamuk şekere bulayıp “Islak

mendil neden vermezler bunun yanında” diye söylenir tombalak kısa parmakları ile pespembe

şekeri imha edene kadar çalışır. Hatice genç yaşta annesini kaybedince babası büyütmüş genç

kız olunca da görücü usulü baş göz edilmiştir. Çocuk kalmasının bir sebebi de annesiz

büyümesi, babasının anne eksikliği hissetmesin diye her dediğini yapması ve kadın olgunluğu

adına hiçbir aktarımda bulunamamış olmasıdır. Adamcağız kadınlıkla ilgili ne kadar bilgi

sahibi olabilir?

Latife bir zamanlar arkadaş edinmiş olsa da zaman içinde hepsi ile bir şekilde kavga etmiş ya

da kavga etmeden terk etmiş yalnız bir hayatın onun ve diğer herkes için çok daha iyi

olduğuna karar vermiştir. Keşkeler hayatında hiç yer kaplamadığından terk ettiği, kavga ettiği

artık görüşmediği arkadaşlarını özlemez yalnızlıktan gocunmaz. Gezen tozan çokça hobisi

olan biri olmadığından işten çıkıp eve gider, işten arkadaşları birkaç kez beraber bir yerlere

gitmeyi teklif etse de hepsine aynı cevabı vermiştir. “Eve gideceğim”. Bu kadar neşeli,

konuşkan olmasına rağmen hiç arkadaşının olmaması, hiçbir davete gitmemesi ilginç gelir

etrafındakilere. Alacakları ters cevapları bilerek ısrar edemezler. Latife eve gider…

Her gün eve giden Latife, bir gün sabah işe gelmez. İş arkadaşları hasta olduğunu ya da acil

bir durum çıktığını haber veremeden oraya gittiğini düşünürler. Bir sonraki gün de işe gelmez.

Merakın rengi, tonu değişir Latife sağlıklı olmasına rağmen evde başına bir şey gelme

olasılığı gelir akıllarına. Aybüke’nin haberi var mı acaba? Hatice Hanım Aybüke’yi arar:

-Aybüke merhaba canım nasılsın?

- İyiyim teşekkür ederim Hatice teyze. Sen nasılsın

- Sağ ol yavrum ben de iyiyim. Latife işe gelmedi bugün. Dün de gelmedi, merak ettik.

Telefona da cevap vermiyor. Senin haberin var mı?

- Haberim yok, sınavlarım vardı, bir aydır yüz yüze görüşemedik. Ben eve gider bakarım.

-Bize de haber ver, yardıma ihtiyacın olursa çekinme ara.

- Tamam, Hatice teyze.

- Allah’a emanet ol yavrum, gözlerinden öperim.

Aybüke söylediği gibi bir saat sonra Latife’nin 17 yıldır yalnız yaşadığı eve gider. Latife evin

bir anahtarını Aybüke’ye vermiş öğrenci olduğundan iş zamanı gelir giderse zorluk yaşamasın


hem de kendi evi gibi görsün rahat etsin istemiştir. Gel gelelim Aybüke önce zili çalar biraz

bekler kapı açılmayınca anahtarı kilide uzatır, her zaman kapıyı açan anahtar kapıyı açmaz,

kilide dahi girmez. Aybüke ne yapacağını bilemez. Kapıyı çalar defalarca zile basar kapıyı

tekmeler, kapının arkasından içeriye seslenir fakat cevap alamaz kapı da açılmaz. Hatice

teyzesini arar.

-Alo! Hatice teyze?

- Efendim yavrum, gittin mi eve baktın mı?

- Eve geldim, kapıyı çaldım kapı açılmadı, anahtarla açayım dedim anahtar kilide uymadı.

Korkuyorum…

- Dur yavrum hemen endişe etme ben oraya geliyorum.

Hatice personel dosyasına bakar Latife’nin açık adresini yolu tarif etmek için bir kâğıda not

eder çantasına koyar, müdürüne durumu anlatır ve şirketten çıkar. Yoldan bir taksi çevirir, ilk

kez taksiye yalnız bindiğini düşünür biraz korkar ama daha çok kendi başına karar verdiği ve

hareket ettiği için mutlu hisseder. Taksinin sağ arka koltuğunda otururken Latife’den

öğrendiği “haneye tecavüz” terimini hatırlar çilingir ile eve giremezler hem girseler bile ya

çok korkunç bir manzara varsa kim kime hâkim olacak “Ben bayılsam, Aybüke ne olacak?

Aybüke bayılsa, ben ne olacağım ya her ikimiz de bayılırsak? Allah esirgesin. Hemen polisi

aramalıyım diye geçirir içinden. Polisi arar, adresi verir kendisinin de yolda olduğunu kapının

zorla kırılması gerekebileceğini de ekler. Cılız Nisan ayı güneşi; heyecan ve endişe ile alından

kırmızı yanaklarına terleri süzmeye yeter. Terler süzülür; Aybüke bekler. Doğru ya Aybüke

Polisi aradığını söylemek için tekrar aramak lazım.

- Alo Aybükeceğim yavrum.

- Efendim Hatice teyze… -sesi titreyerek-

- Yavrucuğum eve girebilmek için polisi aradım oraya gelecekler, içeri girmek için beni

bekle olur mu?

- Neden Hatice teyze? Kötü bir şey varsa bile eninde sonunda öğreneceğim. Yine de

seni bekleyeceğim eve girmeyeceğim. Diğer ablalarımı arayamadım zaten senin

buraya gelmeni bekliyorum.

- Tamam, yavrucuğum hemen geliyorum.


Taksici neler oluyor gibi lafa tutmaya çalışır ama “Bakalım biz de bilmiyoruz inşallah kötü

bir şey yoktur” der. Hatice gideceği yere varınca taksiciye 5TL fazla verir “Sadakası olsun

Latife’nin” diye düşünür. Kapının önünde polisleri ve ambulansı görür, gözleri dolar tombul

ellerine bakar, elleri titriyor. “Kızcağız ne yapıyor acaba” der hızla merdivenlere doğru ilerler.

Hatice, Aybüke’yi kapının önünde görür sarılır. Bir polis Aybüke’ye sorular soruyor diğeri

kapıyı açmak için çilingir gibi çalışıyor.

Nihayet kapı açılır, içeri girerler. Polis bekleyin der. Aybüke de Hatice de şaşırır. Hiç

başlarına adli olay gelmiş değil ne yapacaklarını bilemezler beklerler. Polis içeriyi araştırır.

On dakika sonra içeride kimse olmadığını evde derli toplu olduğu boğuşma, kaçırılmaya işaret

eden hiçbir iz olmadığını söylerler. Araştırmaya devam edeceğiz fakat şüpheli herhangi bir

durum, düşmanı ya da belalısı olup olmadığını sorarlar. Aybüke de Hatice de çok şaşırır.

Hiçbir şüpheli durum olmadığını söylerler her ikisi beraber. Her ikisinin de aklında tek bir

soru var:

O zaman Latife nerede?


Akıl alır gibi değildi, Aybüke eve girip kendi bakmak istedi. Eve girdi her şey altı hafta önce

geldiği gibiydi. Altı hafta olmuş. Şimdi istesem de göremeyeceğim. Altı haftadır birbirimizi

görmüyoruz. Latife nerede?


Yatak toplanmış, mutfakta tek bulaşık yok, kanepedeki yastıklar kırk beş derece yatık her

zamanki konumda duruyor, çiçekler iki gün önce sulanmış saksıların dibine su bırakılmış belli

ki bilinçli gidilmiş. O zaman neden haber vermedi ve nereye gitti? Gidecek neresi var ki?

Kitapların arasından bile isteğe açılı konulmuş zarf mı o? Mektup mu yazmış? Neden mektup

yazsın ki?


Mektubu bulan değerli okur,

Merhabalar


Merhaba diyerek başlamayı çok severim. Bir gişeye yanaştığımda suratsız bankacıya da

yoldaki kediye de parktaki küçük çocuğa da merhaba derim. Bazen yüksek sesle bazen

içimden derim ama mutlaka merhaba derim. Bu sefer karşılık bekleyemeyeceğim. Belki

sadece dudaklarını oynatarak sessiz bir merhaba dersiniz. Kimseye hitaben yazmıyorum,

yazamıyorum. Kimsesiz biriyim. Kimsesizliği seçmiş biriyim.

İnsan iz bırakmak peşinde ve hafızası ile lanetlenmiş bir yaratıktır.

Kimin bulacağını bilmediğim bu mektubu neden yazıyorum? Benim de söyleyeceklerim var

sessiz ve izsiz gitmek istemedim.

Sanırım okuma yazmayı öğreneli uzun zaman olmadığı zamanlar, yedi sekiz yaşlarında bir

Aralık sonu komşulara yılbaşı notları yazıp kapılarının altından evlerinin içine attım. Alt

komşuya kâğıtları balkondan, demir korkuluktan sarkarak balkon içine attım.

Okumaya yazmaya başlamak hiç bilmediğim bir dünyaya gitmek gibiydi büyüdüğümü

düşünüp güven dolmuştu içim. Artık anlamsız işaretler değildi harfler birleştirip seslere

dönüştürebiliyordum, ya da kafamın içindeki sesleri sessizce ama harflerle işaretlere

çevirebiliyordum.

Yazdığım küçük mektuplar sadece biraz eğlenmek, merak edilmek duygularıyla yazılmıştı ya

da başka ne amacı olabilirdi ki? Yeni edindiğim bilgiyi, yeteneği deneyimlemeye

çalışıyordum. Yazı yazmak sadece yazı ile birilerine ulaşabilmek sihirli gibiydi. Aklıma gelen

bu oyun neden Noel Baba mektuplarından oluşuyordu? Nasrettin hoca da göle maya

çalıyordu aslında. Bahçede salıncakların kum havuzu içindeki kumlar rüzgârla savrulup

havuz boş kalınca yağmurlarda göl halini alıyordu. O zamanlarda da Nasrettin Hoca oyunu

oynuyorduk. Bu oyun da tamamen uydurma bir oyundu. Televizyonda izlediklerimizden

etkileniyorduk. Çocukken bazı projelerimi hayata geçirmek için büyük bir istek duyardım

ama zaman içinde ne yazık ki aksi yönde yönlendirildim. Bu basit eğlence planları hoş

karşılanmadı. Bu eski notlara gelirsek. Gayet masumane yazılmış notlardı belki Noel baba

imzası ile yollamasaydım daha iyi olurdu. "Size yılbaşında hediye getireceğim. -Noel Baba"

diye yazmıştım.

Bodrum katı da sayarsak -bodrum katları saymak Alman tarzı- sanırım okuma yazmayı

öğreneli uzun zaman olmadığı bir zamanlar yedi sekiz yaşlarında bir aralık sonu komşulara

yılbaşı notları yazıp kapılarının altından evlerinin içine attım. Bazılarını balkonlarına atmış

olabilirim. Notlar sadece biraz eğlenmek, merak edilmek gibi duygularla yazılmıştı ya da öyle

olmalıydı. Çocukken bazı projelerimi hayata geçirmek için büyük bir istek duyardım ama


zaman içinde ne yazık ki aksi yönde yönlendirildim. Bu basit eğlence planları hoş

karşılanmadı. Bu eski notlara gelirsek. Gayet masumane yazılmış notlardı belki Noel baba

imzası ile yollamasaydım daha iyi olurdu. "Size yılbaşında hediye getireceğim. -Noel Baba"

diye yazmıştım.

Bodrum katı da sayarsak(bodrum katları saymak Alman tarzı sanırım) altı katlı bir binada

yaşıyorduk sağlık lojmanları işte memlekete son gidişimde bir Harlem apartmanı olarak

bulduğum iki apartman ile bambaşka bir mahalleye dönüşmüş olan lojmanlar. Sanırım seksen

yedide taşındık oraya bu taşınma ile ilgili çok net hatırladığım gömme dolaplar içerisindeki

ölü akrepler, eski evimizden taşıdığımız varillerin bir süreliğine alaturka tuvalette durduğu ve

salıncaklara binmek için sıra beklediğim son olarak diğer çocuklardan çok küçük olduğumdu

diğer çocuklardan küçük olduğumu hatırlamam bana garip geliyor. 3 yaşında buna benzer

garip farkındalıklar geliştirme sebebim sanırım beni sıra konusunda biraz ezmeleri. A ve B

bloktan oluşan iki apartman için ikişer salıncak toplam 4 salıncak vardı. Her bir apartmana

da birer tahterevalli vardı. Zamanla üzerindeki ahşaplar çıktı sadece zincirler ve çelik yapı

kaldı. Bu haliyle bile kullanabilir durumdaydı. Bu yaz gidişimde her şey kahverengiydi. Bizim

bahçedeki ağaçlar büyümüştü benim ağaçlarım bir zeytin bir sedir bir kavak bir kaysı iki tane

akasya ve karıncaların yuvası. Yuva artık yoktu artık hiç büyümeyen ardıcın yanındaki yuva

yoktu hâlbuki yıllarca oradaydılar. Ağaçlar karakterlerini yitirmişti. Konuşulacak canlılar

değillerdi. Uzun zamandır susan yaşlılar gibiydiler. Belki bana dalgındılar. Bahçenin eğimine

göre yükselen bir parapetle beton zeminden ayrılan bir toprak parçası. Zeytini aşıladım bir

gün. TRT'de Bu Toprağın Sesi'nde gördüğüm yöntemle bir sonraki yıl çiçek açtı meyve

vermeyen bir zeytinden diğerine bir dal parçası soktum sağdan soldan bulduğum bir kumaş

parçası ile sardım belki yerini bile kaybettim aşının ama ağaç o dalı kabul etmişti.

Kaynaşmıştılar. Belki sadece öyle olsun istedim. Ama bir sonraki yıl çiçek verdi. Zeytin de

verdi hatta. Meyve almak büyük bir mutluluk. Belki de artık meyve verme zamanı gelmişti.

Nereden geldiğini bilmediğim üzerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesinin amblemi olan bir

bidonla sulardım bazen ağaçlarımı. İlkbaharda akasyaların beyaz ballı çiçeklerini yerdim.

Dışarıda sadece bu bahçede başka besine ihtiyaç duymadan yaşamayı hayal ederdim.

Karıncalara kibrit çöplerinden kuru dallardan salıncak yapardık Ayşegül ile. Zaman okyanus

gibiydi. Bu okyanus içinde değişik bir şeyler yapasım geliyordu yılbaşı notunu da böyle bir

itkiyle yazdım zaten. Çabucak yakalandım. Filmlerde ispiyoncu en yakın arkadaşı çıkar

kahramanın. Komşunun biri anneme göstermiş annem de el yazımdan tanımış benim

yazdığımı anlamış beni çağırdı gittim asla yapmamam gereken bir şey yapmışım bakışıyla


karşılandım bir an kabahatimi bilemedim hiç de aklıma gelmedi o küçük oyundan azar

işiteceğim. Önce sorgu bilge sen mi yazdın bunu hiç cevap vermesem sadece ağlasam yeterdi

o bakışlara cevap verdim hep çok dik kafalı bir çocuk oldum zaten ama çok mahcuptum. Evet,

ben yazdım dedim. Niye kızım dedi. Niye ‘si yoktu işte çocuğum ben böyle zıpırlıklar yaparım

işim bu diyemedim. Bir yetişkin mantığı yoktu bende. Bence kötü bir şey değildi. İyiyi kötüyü

ayırt etmek diye bir saçmalık var ya. Çocuklar ayıramaz güya bir de deliler. Hâlbuki çok

geniş tanımları olan iyi de kötüyü de gayet iyi ayırdım. Keşke bunda ne var ki bu kadar dert

ettiniz gülüp geçemediniz mi buzdolabınıza yapıştıramadınız mı bu masumane notu. Alıp çöpe

de mi atamadınız diye sorsaydım. O zaman ucuz bir film sahnesine dönerdi. Küçük Emrah'ın

hayata boyundan büyük ebatta isyanı.

Önce sorgu sonra hayal kırıklığı, ben ne yaptım ki.

Nasıl bir kötülüğün önünü aldınız acaba hala düşünürüm.

O notları yazarken belki gerçekten inanırlar ve mutlu olurlar diye düşündüm hatta hediye

gelmeyince hayal kırıklığı olmasın diye bir özür notu bile yazacaktım öyle planlamıştım. Size

hediye getiremedim gelecek yıl getireceğim belki yazacaktım. Buna benzer bir şey.

Sonra şarkıları da yasaklarsınız işte böyle. Eğitimli beyinlerinizi sevmiyorum. Yakalandım.

Çocuklarınızı gereksiz yere hep engelleyin sonra hepsi birbirinin  aynısı olsun herkesin

çocuğu 23 Nisanda aynı korkunç resmi çizsin öğretmenler gününde de kütüphane haftasında

yazdıkları kompozisyon aynı olsun herkesle. Uzun uzun düşünüp aynı yoldan gitsin çok

temkinli ve sıradan olsun.

Sonra şarkıları da yasaklarsınız işte böyle. Eğitimli beyinlerinizi sevmiyorum.

İçinde bir denek faresi gibi döndüğüm bu fırıldak hayattan kaçamadığım için fiziki olarak terk

ediyorum. Dolmuşları, gürültüyü, kavgaları, yüksek binaları, şehirde çalışma

zorunluluklarını, tezgâhtan simit çalan martıları, patisi yamulmuş sokak kedilerini, durakları,

iskeleleri, bilgisayar masalarını, başkalarının faturalarını,


Meyve ağacı dikip, meyve alacağım, salt mutlu olacağım. Başka bir memlekete gidiyorum.

Memleket; hem ülke, hem şehir demek değil mi?


LatifeLatife hanım uzun yıllar önce Medine’den Türkiye’ye göçmüş beş, altı nesildir ülkesini

memleket neresi diye soranlara “İstanbul. Hepimiz İstanbullu değil miyiz? İstanbul hem şehir

hem ülke; memleket de öyle değil mi? “deyiverir. Onu tanıyanlardan ayrı ayrı ifade alınsa

hepsi aynı tanım ile: Ne zaman kızacağı, neye darılacağı, neye gülüp, neye alınacağı belli

olmayan, fil hafızalı, ekseriya neşeli, her zaman güleç, dikkatli bakışlı, şüpheci, adı gibi

şakacı bir kadındır.

Medine’den nesiller öncesinde gelmiş olsalar da biraz olsun Arapça getirmiştir yanında; bir

yerlerde çalışmak için gerekli olan yabancı dil İngilizce de çocukken öğrenilmiş olduğundan

orta karar bir şirketin muhasebe kısmında fatura ve irsaliyelerin listelenmesi, yılsonlarında

sabahlara kadar yıllık gelir vergisi beyannamesi hazırlama işleri ile rutin kariyerine devam

ediyordu. Her sabah işe başlamadan önce mutlaka bir bardak çay içer. Çayın çalışma

ortamlarının hem başlatıcısı hem de eşlikçisi olduğunu mutlaka söyler; masaya doğru gelen

çay tepsisine bilgisayarın sağından çatık kaşlarla bakar “ Latife hanım çay içer misiniz?”

sorusuna “ Çaya asla hayır demem” ile karşılık verirdi. Çay sıcak içeceklerin en güzeliydi.

Kimseyi zorda bırakmaz, neden çay içtiğiniz sorulmaz, boşta kaldınız mı yalnız kaldınız mı

size hemen eşlik etmek için en ulaşılabilir olandır. Ucuzdur, hızlı servis edilir. Çayımız yok

diyen müessese ayıplanır, müşteri kaçırır, misafirperver değildir.

Yirmi iki yaşında âşık olduğu adamla evlenmiş fakat adamın hayırsız, zampara olduğu bir yıl

içinde apaçık ortaya çıkınca mücadele etse de peynir mayasından yoğurt olmayacağını anlayıp

çekişmeli boşanma davası sonrası yirmi dokuz yaşında hayatını yalnız geçirmeye devam

etmiştir. Yıllar süren davalar nedeniyle hukuk, mahkeme, hâkim, mübaşir, adalet sarayı, savcı

yedi yıl boyunca hayatından eksik olmamış pek çok hukuki terime, usule aşina olduğundan iş

yerinde hukuki işler, hukuk bilgisinin sebebi bilinmemesine rağmen ona sorulur ona

danışılırdı. Evlenmiş boşanmış olduğunu kimseye söylemek istemez, kimseyle kişisel işleri ile

ilgili konuşmaz, bir sebeple kişisel işlerinden bahsetmek zorunda bile kalsa aile, geçmiş

yaşımı ile ilgili bilgi vermez. Bu tür sorularda sinirlenir bazen oldukça sert cevaplar verir

bazen de şakaya vurup “ Ağaç kovuğundan çıktım” ya da “Gökten zembille düştüm zembilim

kayıp bulunca geri döneceğim” der konuyu kapatırdı. Ailesi ile ilgili neden bu kadar katı

olduğu ile ilgili ipucu vermezdi. 5 kız kardeş olmalarına rağmen sadece en küçük olan

Aybüke ile nadiren görüşür, diğer kardeşlerinden bahsedince yine sert cevaplar verir konuyu

geçiştirir, havadan, haberlerden, kedilerden konulara balıklama dalar, peşinden de geri kalan


herkesi sürüklerdi. Tanıyanlar asla ailesinden konu açmaz bilmeden o taraflarda gezinenleri

de mayınlara karşı gizlice uyarırdı. Ne zaman nasıl tepki vereceği belli olmadığında da

tanıyanlar; iyiliksever, yufka yürekli olduğunu bildiklerinden mayınlı tarlalardan yabancıları

herkesin iyiliği için uzak tutarlardı.

“ Evli misiniz, bekâr mısınız “ sorusuna birkaç cevabı vardı. Ya kısa ve açıkça sorunun

cevabının olumsuz olduğunu anlatan

-Değilim.

- Hayır.

Ya da tekrar iletişim kuracak takat bırakmayan soru cümleleri

- Ne fark eder?

- Neden sordunuz?

- Böyle sorular soracak cüreti neden buluyorsunuz?

- Medeni durumla ilgili palas pandıras soru sormak pek nazikçe değildir öyle değil mi?

- Nüfus memuru musunuz?

Soruyu sonran bin pişman ve öfkelense de laf edemez. Latife kırk yaşlarında olmasına rağmen

güzel bir kadındı. Çıtı pıtı olduğundan otuz yaşlarındaymış gibi oldukça genç görünür

güzelliğini, neşesini, konuşma kabiliyetini, kadınlar kıskanır; erkeklerle de arkadaş olamaz

mutlaka talepkâr olurlardı. Latife “Bizden geçti, bu yaştan sonra bu işlerle uğraşamam” der

erkekleri yakınlaşmaya kalkışmadan, uzaklaştırır, ısrarcı olanlarla merhabayı dahi keserdi. Bu

konuda tavizi yoktu. Hatice “Tövbe estağfurullah melek diyeceğim geliyor, cinsiyeti yok nasıl

yaratık anlamadım. Hissiz, duygusuz ama iyi niyetli kanadı da aksiliğinden çıkmıyordur.”

diyordu. Şefidir Latife’nin. Şirkete kök salmış olduğundan kademe atlamış. Ev işinden

anlamaz muhasebe işinden anlamaz şansı yaver gitmiş liseden mezun olur olmaz iş bulmuş

sebat etmiş çok çalışmamış çok işler de başarmamış ama sabretmeyi iyi bilmiş olduğundan

yükselip çıkabileceği en yüksek kademeyi bulmuştur. Ne evrak hazırlansa altına imza

atmadan önce Latife’ye sorar onun onayı olmadan iş dışında da hiçbir girişimde bulunmaz,

buzdolabını değiştirmez, ikinci çocuğu bile düşünmez. Hatice’nin 14 yaşında bir kızı ve eve

para getirdiği için kendisini çok seven bir kocası var. Hatice yıllar önce görücü usulü

evlendiği için hep iç çeker “Aşk nedir bilemedik” der ama kocasından başkasına

varmayacağını tekrar eder. Hatice elli beş yaşında olmasına rağmen biraz çocuk kalmıştır.


Şişman kırmızı yüzü, pamuk şekere benze de yolda pamuk şeker görse gider alır herkese

ikram eder; yemek istemeyenlere de ısrar eder, elini yüzünü pamuk şekere bulayıp “Islak

mendil neden vermezler bunun yanında” diye söylenir tombalak kısa parmakları ile pespembe

şekeri imha edene kadar çalışır. Hatice genç yaşta annesini kaybedince babası büyütmüş genç

kız olunca da görücü usulü baş göz edilmiştir. Çocuk kalmasının bir sebebi de annesiz

büyümesi, babasının anne eksikliği hissetmesin diye her dediğini yapması ve kadın olgunluğu

adına hiçbir aktarımda bulunamamış olmasıdır. Adamcağız kadınlıkla ilgili ne kadar bilgi

sahibi olabilir?

Latife bir zamanlar arkadaş edinmiş olsa da zaman içinde hepsi ile bir şekilde kavga etmiş ya

da kavga etmeden terk etmiş yalnız bir hayatın onun ve diğer herkes için çok daha iyi

olduğuna karar vermiştir. Keşkeler hayatında hiç yer kaplamadığından terk ettiği, kavga ettiği

artık görüşmediği arkadaşlarını özlemez yalnızlıktan gocunmaz. Gezen tozan çokça hobisi

olan biri olmadığından işten çıkıp eve gider, işten arkadaşları birkaç kez beraber bir yerlere

gitmeyi teklif etse de hepsine aynı cevabı vermiştir. “Eve gideceğim”. Bu kadar neşeli,

konuşkan olmasına rağmen hiç arkadaşının olmaması, hiçbir davete gitmemesi ilginç gelir

etrafındakilere. Alacakları ters cevapları bilerek ısrar edemezler. Latife eve gider…

Her gün eve giden Latife, bir gün sabah işe gelmez. İş arkadaşları hasta olduğunu ya da acil

bir durum çıktığını haber veremeden oraya gittiğini düşünürler. Bir sonraki gün de işe gelmez.

Merakın rengi, tonu değişir Latife sağlıklı olmasına rağmen evde başına bir şey gelme

olasılığı gelir akıllarına. Aybüke’nin haberi var mı acaba? Hatice Hanım Aybüke’yi arar:

-Aybüke merhaba canım nasılsın?

- İyiyim teşekkür ederim Hatice teyze. Sen nasılsın

- Sağ ol yavrum ben de iyiyim. Latife işe gelmedi bugün. Dün de gelmedi, merak ettik.

Telefona da cevap vermiyor. Senin haberin var mı?

- Haberim yok, sınavlarım vardı, bir aydır yüz yüze görüşemedik. Ben eve gider bakarım.

-Bize de haber ver, yardıma ihtiyacın olursa çekinme ara.

- Tamam, Hatice teyze.

- Allah’a emanet ol yavrum, gözlerinden öperim.

Aybüke söylediği gibi bir saat sonra Latife’nin 17 yıldır yalnız yaşadığı eve gider. Latife evin

bir anahtarını Aybüke’ye vermiş öğrenci olduğundan iş zamanı gelir giderse zorluk yaşamasın


hem de kendi evi gibi görsün rahat etsin istemiştir. Gel gelelim Aybüke önce zili çalar biraz

bekler kapı açılmayınca anahtarı kilide uzatır, her zaman kapıyı açan anahtar kapıyı açmaz,

kilide dahi girmez. Aybüke ne yapacağını bilemez. Kapıyı çalar defalarca zile basar kapıyı

tekmeler, kapının arkasından içeriye seslenir fakat cevap alamaz kapı da açılmaz. Hatice

teyzesini arar.

-Alo! Hatice teyze?

- Efendim yavrum, gittin mi eve baktın mı?

- Eve geldim, kapıyı çaldım kapı açılmadı, anahtarla açayım dedim anahtar kilide uymadı.

Korkuyorum…

- Dur yavrum hemen endişe etme ben oraya geliyorum.

Hatice personel dosyasına bakar Latife’nin açık adresini yolu tarif etmek için bir kâğıda not

eder çantasına koyar, müdürüne durumu anlatır ve şirketten çıkar. Yoldan bir taksi çevirir, ilk

kez taksiye yalnız bindiğini düşünür biraz korkar ama daha çok kendi başına karar verdiği ve

hareket ettiği için mutlu hisseder. Taksinin sağ arka koltuğunda otururken Latife’den

öğrendiği “haneye tecavüz” terimini hatırlar çilingir ile eve giremezler hem girseler bile ya

çok korkunç bir manzara varsa kim kime hâkim olacak “Ben bayılsam, Aybüke ne olacak?

Aybüke bayılsa, ben ne olacağım ya her ikimiz de bayılırsak? Allah esirgesin. Hemen polisi

aramalıyım diye geçirir içinden. Polisi arar, adresi verir kendisinin de yolda olduğunu kapının

zorla kırılması gerekebileceğini de ekler. Cılız Nisan ayı güneşi; heyecan ve endişe ile alından

kırmızı yanaklarına terleri süzmeye yeter. Terler süzülür; Aybüke bekler. Doğru ya Aybüke

Polisi aradığını söylemek için tekrar aramak lazım.

- Alo Aybükeceğim yavrum.

- Efendim Hatice teyze… -sesi titreyerek-

- Yavrucuğum eve girebilmek için polisi aradım oraya gelecekler, içeri girmek için beni

bekle olur mu?

- Neden Hatice teyze? Kötü bir şey varsa bile eninde sonunda öğreneceğim. Yine de

seni bekleyeceğim eve girmeyeceğim. Diğer ablalarımı arayamadım zaten senin

buraya gelmeni bekliyorum.

- Tamam, yavrucuğum hemen geliyorum.


Taksici neler oluyor gibi lafa tutmaya çalışır ama “Bakalım biz de bilmiyoruz inşallah kötü

bir şey yoktur” der. Hatice gideceği yere varınca taksiciye 5TL fazla verir “Sadakası olsun

Latife’nin” diye düşünür. Kapının önünde polisleri ve ambulansı görür, gözleri dolar tombul

ellerine bakar, elleri titriyor. “Kızcağız ne yapıyor acaba” der hızla merdivenlere doğru ilerler.

Hatice, Aybüke’yi kapının önünde görür sarılır. Bir polis Aybüke’ye sorular soruyor diğeri

kapıyı açmak için çilingir gibi çalışıyor.

Nihayet kapı açılır, içeri girerler. Polis bekleyin der. Aybüke de Hatice de şaşırır. Hiç

başlarına adli olay gelmiş değil ne yapacaklarını bilemezler beklerler. Polis içeriyi araştırır.

On dakika sonra içeride kimse olmadığını evde derli toplu olduğu boğuşma, kaçırılmaya işaret

eden hiçbir iz olmadığını söylerler. Araştırmaya devam edeceğiz fakat şüpheli herhangi bir

durum, düşmanı ya da belalısı olup olmadığını sorarlar. Aybüke de Hatice de çok şaşırır.

Hiçbir şüpheli durum olmadığını söylerler her ikisi beraber. Her ikisinin de aklında tek bir

soru var:

O zaman Latife nerede?


Akıl alır gibi değildi, Aybüke eve girip kendi bakmak istedi. Eve girdi her şey altı hafta önce

geldiği gibiydi. Altı hafta olmuş. Şimdi istesem de göremeyeceğim. Altı haftadır birbirimizi

görmüyoruz. Latife nerede?


Yatak toplanmış, mutfakta tek bulaşık yok, kanepedeki yastıklar kırk beş derece yatık her

zamanki konumda duruyor, çiçekler iki gün önce sulanmış saksıların dibine su bırakılmış belli

ki bilinçli gidilmiş. O zaman neden haber vermedi ve nereye gitti? Gidecek neresi var ki?

Kitapların arasından bile isteğe açılı konulmuş zarf mı o? Mektup mu yazmış? Neden mektup

yazsın ki?


Mektubu bulan değerli okur,

Merhabalar


Merhaba diyerek başlamayı çok severim. Bir gişeye yanaştığımda suratsız bankacıya da

yoldaki kediye de parktaki küçük çocuğa da merhaba derim. Bazen yüksek sesle bazen

içimden derim ama mutlaka merhaba derim. Bu sefer karşılık bekleyemeyeceğim. Belki

sadece dudaklarını oynatarak sessiz bir merhaba dersiniz. Kimseye hitaben yazmıyorum,

yazamıyorum. Kimsesiz biriyim. Kimsesizliği seçmiş biriyim.

İnsan iz bırakmak peşinde ve hafızası ile lanetlenmiş bir yaratıktır.

Kimin bulacağını bilmediğim bu mektubu neden yazıyorum? Benim de söyleyeceklerim var

sessiz ve izsiz gitmek istemedim.

Sanırım okuma yazmayı öğreneli uzun zaman olmadığı zamanlar, yedi sekiz yaşlarında bir

Aralık sonu komşulara yılbaşı notları yazıp kapılarının altından evlerinin içine attım. Alt

komşuya kâğıtları balkondan, demir korkuluktan sarkarak balkon içine attım.

Okumaya yazmaya başlamak hiç bilmediğim bir dünyaya gitmek gibiydi büyüdüğümü

düşünüp güven dolmuştu içim. Artık anlamsız işaretler değildi harfler birleştirip seslere

dönüştürebiliyordum, ya da kafamın içindeki sesleri sessizce ama harflerle işaretlere

çevirebiliyordum.

Yazdığım küçük mektuplar sadece biraz eğlenmek, merak edilmek duygularıyla yazılmıştı ya

da başka ne amacı olabilirdi ki? Yeni edindiğim bilgiyi, yeteneği deneyimlemeye

çalışıyordum. Yazı yazmak sadece yazı ile birilerine ulaşabilmek sihirli gibiydi. Aklıma gelen

bu oyun neden Noel Baba mektuplarından oluşuyordu? Nasrettin hoca da göle maya

çalıyordu aslında. Bahçede salıncakların kum havuzu içindeki kumlar rüzgârla savrulup

havuz boş kalınca yağmurlarda göl halini alıyordu. O zamanlarda da Nasrettin Hoca oyunu

oynuyorduk. Bu oyun da tamamen uydurma bir oyundu. Televizyonda izlediklerimizden

etkileniyorduk. Çocukken bazı projelerimi hayata geçirmek için büyük bir istek duyardım

ama zaman içinde ne yazık ki aksi yönde yönlendirildim. Bu basit eğlence planları hoş

karşılanmadı. Bu eski notlara gelirsek. Gayet masumane yazılmış notlardı belki Noel baba

imzası ile yollamasaydım daha iyi olurdu. "Size yılbaşında hediye getireceğim. -Noel Baba"

diye yazmıştım.

Bodrum katı da sayarsak -bodrum katları saymak Alman tarzı- sanırım okuma yazmayı

öğreneli uzun zaman olmadığı bir zamanlar yedi sekiz yaşlarında bir aralık sonu komşulara

yılbaşı notları yazıp kapılarının altından evlerinin içine attım. Bazılarını balkonlarına atmış

olabilirim. Notlar sadece biraz eğlenmek, merak edilmek gibi duygularla yazılmıştı ya da öyle

olmalıydı. Çocukken bazı projelerimi hayata geçirmek için büyük bir istek duyardım ama


zaman içinde ne yazık ki aksi yönde yönlendirildim. Bu basit eğlence planları hoş

karşılanmadı. Bu eski notlara gelirsek. Gayet masumane yazılmış notlardı belki Noel baba

imzası ile yollamasaydım daha iyi olurdu. "Size yılbaşında hediye getireceğim. -Noel Baba"

diye yazmıştım.

Bodrum katı da sayarsak(bodrum katları saymak Alman tarzı sanırım) altı katlı bir binada

yaşıyorduk sağlık lojmanları işte memlekete son gidişimde bir Harlem apartmanı olarak

bulduğum iki apartman ile bambaşka bir mahalleye dönüşmüş olan lojmanlar. Sanırım seksen

yedide taşındık oraya bu taşınma ile ilgili çok net hatırladığım gömme dolaplar içerisindeki

ölü akrepler, eski evimizden taşıdığımız varillerin bir süreliğine alaturka tuvalette durduğu ve

salıncaklara binmek için sıra beklediğim son olarak diğer çocuklardan çok küçük olduğumdu

diğer çocuklardan küçük olduğumu hatırlamam bana garip geliyor. 3 yaşında buna benzer

garip farkındalıklar geliştirme sebebim sanırım beni sıra konusunda biraz ezmeleri. A ve B

bloktan oluşan iki apartman için ikişer salıncak toplam 4 salıncak vardı. Her bir apartmana

da birer tahterevalli vardı. Zamanla üzerindeki ahşaplar çıktı sadece zincirler ve çelik yapı

kaldı. Bu haliyle bile kullanabilir durumdaydı. Bu yaz gidişimde her şey kahverengiydi. Bizim

bahçedeki ağaçlar büyümüştü benim ağaçlarım bir zeytin bir sedir bir kavak bir kaysı iki tane

akasya ve karıncaların yuvası. Yuva artık yoktu artık hiç büyümeyen ardıcın yanındaki yuva

yoktu hâlbuki yıllarca oradaydılar. Ağaçlar karakterlerini yitirmişti. Konuşulacak canlılar

değillerdi. Uzun zamandır susan yaşlılar gibiydiler. Belki bana dalgındılar. Bahçenin eğimine

göre yükselen bir parapetle beton zeminden ayrılan bir toprak parçası. Zeytini aşıladım bir

gün. TRT'de Bu Toprağın Sesi'nde gördüğüm yöntemle bir sonraki yıl çiçek açtı meyve

vermeyen bir zeytinden diğerine bir dal parçası soktum sağdan soldan bulduğum bir kumaş

parçası ile sardım belki yerini bile kaybettim aşının ama ağaç o dalı kabul etmişti.

Kaynaşmıştılar. Belki sadece öyle olsun istedim. Ama bir sonraki yıl çiçek verdi. Zeytin de

verdi hatta. Meyve almak büyük bir mutluluk. Belki de artık meyve verme zamanı gelmişti.

Nereden geldiğini bilmediğim üzerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesinin amblemi olan bir

bidonla sulardım bazen ağaçlarımı. İlkbaharda akasyaların beyaz ballı çiçeklerini yerdim.

Dışarıda sadece bu bahçede başka besine ihtiyaç duymadan yaşamayı hayal ederdim.

Karıncalara kibrit çöplerinden kuru dallardan salıncak yapardık Ayşegül ile. Zaman okyanus

gibiydi. Bu okyanus içinde değişik bir şeyler yapasım geliyordu yılbaşı notunu da böyle bir

itkiyle yazdım zaten. Çabucak yakalandım. Filmlerde ispiyoncu en yakın arkadaşı çıkar

kahramanın. Komşunun biri anneme göstermiş annem de el yazımdan tanımış benim

yazdığımı anlamış beni çağırdı gittim asla yapmamam gereken bir şey yapmışım bakışıyla


karşılandım bir an kabahatimi bilemedim hiç de aklıma gelmedi o küçük oyundan azar

işiteceğim. Önce sorgu bilge sen mi yazdın bunu hiç cevap vermesem sadece ağlasam yeterdi

o bakışlara cevap verdim hep çok dik kafalı bir çocuk oldum zaten ama çok mahcuptum. Evet,

ben yazdım dedim. Niye kızım dedi. Niye ‘si yoktu işte çocuğum ben böyle zıpırlıklar yaparım

işim bu diyemedim. Bir yetişkin mantığı yoktu bende. Bence kötü bir şey değildi. İyiyi kötüyü

ayırt etmek diye bir saçmalık var ya. Çocuklar ayıramaz güya bir de deliler. Hâlbuki çok

geniş tanımları olan iyi de kötüyü de gayet iyi ayırdım. Keşke bunda ne var ki bu kadar dert

ettiniz gülüp geçemediniz mi buzdolabınıza yapıştıramadınız mı bu masumane notu. Alıp çöpe

de mi atamadınız diye sorsaydım. O zaman ucuz bir film sahnesine dönerdi. Küçük Emrah'ın

hayata boyundan büyük ebatta isyanı.

Önce sorgu sonra hayal kırıklığı, ben ne yaptım ki.

Nasıl bir kötülüğün önünü aldınız acaba hala düşünürüm.

O notları yazarken belki gerçekten inanırlar ve mutlu olurlar diye düşündüm hatta hediye

gelmeyince hayal kırıklığı olmasın diye bir özür notu bile yazacaktım öyle planlamıştım. Size

hediye getiremedim gelecek yıl getireceğim belki yazacaktım. Buna benzer bir şey.

Sonra şarkıları da yasaklarsınız işte böyle. Eğitimli beyinlerinizi sevmiyorum. Yakalandım.

Çocuklarınızı gereksiz yere hep engelleyin sonra hepsi birbirinin  aynısı olsun herkesin

çocuğu 23 Nisanda aynı korkunç resmi çizsin öğretmenler gününde de kütüphane haftasında

yazdıkları kompozisyon aynı olsun herkesle. Uzun uzun düşünüp aynı yoldan gitsin çok

temkinli ve sıradan olsun.

Sonra şarkıları da yasaklarsınız işte böyle. Eğitimli beyinlerinizi sevmiyorum.

İçinde bir denek faresi gibi döndüğüm bu fırıldak hayattan kaçamadığım için fiziki olarak terk

ediyorum. Dolmuşları, gürültüyü, kavgaları, yüksek binaları, şehirde çalışma

zorunluluklarını, tezgâhtan simit çalan martıları, patisi yamulmuş sokak kedilerini, durakları,

iskeleleri, bilgisayar masalarını, başkalarının faturalarını,


Meyve ağacı dikip, meyve alacağım, salt mutlu olacağım. Başka bir memlekete gidiyorum.

Memleket; hem ülke, hem şehir demek değil mi?


Latife

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Katırtırnağı

Product Owner

WikiTR