Derece


Lüleburgaz'dan dönüyordum. Otobüs metroydu ya da metronun otobüsüydü. Önce İstanbul Seyahate sordum orada çalışan ve pratik zekası kısıtlı kızlardan bir tanesi bir sonraki seferin 1,5 saat sonra olduğunu söyledi. Bilet almak istediğimi söyledim ama 1,5 saat sonra dedi ve bilet vermedi. Pamukkale'ye gittim ne zaman seferiniz dedim. bayan yanı yok dedi. Asgari ücreti ve asgari ücretin asgari yaşam sınırlarının altında olmasını hak ediyorlardı. Mecburen metroya gittim. Her zamanki gibi çalışan telefonla beraber beni idare ediyordu. Ben cam kenarı bir yer istiyordum. Otobüsü nasıl dizayn ettilerse kafalarında bilemiyorum ama 33-34 numaraların erkek yolculara ayrıldığını söyledi sistem verirse bana bilet verecekti. 34 yaşındaydım 34 numaralı koltukta 34 plakalı şehre gidiyordum. Ben erkek yanı bayan kucağı seçecek değildim. Nasılsa otobüste metrobüste ne bileyim türlü çeşit ulaşım aracında yan yana oturuyorduk. Uçakta da böyle bir seçim yapılmıyordu. Uçakta yanımdaki erkek yolcu beni eller mi diye kaygılanan kadın yoktur bence. Varsa bunları düşünmesin bence alsın eline bir kitap okusun kitap okuyan kadınları taciz etmiyorlar çıngar çıkaracağını düşünüyor olabilirler. Bu kadar geyik tabanlı muhabbetin yettiğini düşünerek kadınların da erkek ayrımcılığı yaptığını kenarından söylemek isterim. Neden aradığımız erkekleri bulamıyoruz sorusuna açık ve gerçek bir cevabım var: az insanla iletişim kurarsanız öyle olur işte. Aradığınız insanla karşılaşsanız bile o da kendi içinde saklanıyor. Medeniyet erkeklerin kadınlara "adam akıllı" demeyelim de "doğru düzgün" diyelim davranması ile başlamaz, kadınların da biraz normallleşme yönünde adım atması gerekmez mi? Erkekler öküzken kadınlar da kezban mı? He ikisi de haklı değil mi ucundan köşesinden. Kadınların iş hayatında cam tavan etkisinden bahsediliyor. Kimse üçüncü tür üstün cinsiyet, ayrıcalıklı taraf değil. Birbirimizi basit ve temel şekilde aynı türün mensupları olarak görmek lazım. Hiçbir zaman feminist olmadım hatta çok zaman tam tersi olduğumu da iddia etmişimdir. Kadınların en çok, birinci, hep kazanan, en iyisi olmasını isterim çünkü istatistiklere katılım oranları bile çok düşük. Bunun tarihsel ve fizyolojik sebepleri var elbet. Birileri kadınları aşağı çektiği için Rönesans'ta  kadın etkisi az görülür denemez. Belki bir gün bu yazının taslak olmaması adına burada bırakıp kadınların neden toplamda algılanan başarı sayılarında geride kaldıklarını yazabilirim. (kendini taslak üretmekten kurtarma yöntemleri) Cinsiyet çerçevelerinizi değiştiriniz ya da bir süre devre dışı bırakın mesela erkeklerle konuşulmaz kadınlara güvenilmez mottolarını boş verin. her cümle sonunda artık hikayeye geri döneceğim diyorum ama yine bir şeyler eklemek geliyor eklediklerimin sığ olduğunu fark edince daha çok eklemek istiyorum ya da geri dönüp tekrar okuduğumda değiştirir düzeltirim diyorum. bu neredeyse çok kez oluyor fakat her seferinde "yayınla" yı tıkladıktan sonra bazen dakika bazen de aylar sonra değiştiriyorum yazdıklarımda fikirsel yanlışlara aldırmasam bile genelde yazım yanlışları berbat cümleler her seferinde nasıl yapıyorsam eksik kelimeler oluyor. Bunları düzeltmek bana tarihte olmuş herhangi bir kaydı silmek ya da istenilen yönde manipüle etmek gibi geliyor. Brutus'u yazmayan tarih kitabı Sezar'ı yaşatamaz. Neydi. Olanla ölene çare yok muydu? İmkansıza hiç inanmadım. En çok inanmadığım zamanlar bana lafımı yedirtmek için kader sanırım onun adı bazı dümenler çevirdi beni biraz inandırdı ama bütünüyle yolumdan çeviremedi. Bir James Bond fragmanı değil bu. Tüm girizgahlar fragmanlar bir kenara bırakılıyor. Lets flow.
34 numarada oturuyorum. (madem bu kadar yazasın var kaç zamandır neredesin şaban) ön sıralarda sürekli yanlış yere oturan amcalar teyzeler var yine bir yanlış yere oturma vakıasında genç bir kızımız, dedeye
erkekle bayan yan yana oturur mu yakışık alır mı dedi.
 Bir metro seferi olacağından otobüs elbette saatinde otogardan ayrılmadığı için otobüs içinde yanlış yerlere oturmalar inmeler binmeler su içmeler telefon çalışları anlamsız telefon konuşmaları devam ediyor. Kabzımal gibi bir herif bindi. ne kart var ne klasik şoför mavisi gömlek giymiş numara ile yoklama yapıyor. insanlar da  hemen kabullenip bilet numaraları söylendiğinde "burda" diyorlar.
Bu ne ya yoklama mı yapılıyor dedim
tamam sen doğru yere oturmuşsun dedi.
Tüm otobüs dolu bir benim yanım boş son anda bir herif bindi. Kabzımal bana
sen gel buraya dedi
 Hiçbir yere gelmiyorum. burayı satın aldım burada oturacağım dedim. (karnabahar beyinle beni domates biber zannettin galiba. )
cam kenarında oturup tarlalar içindeki fabrikaların anlamsızlığına bakacaktım çünkü
otursun buraya ne olacak ki dedim. (yanıma oturdu, kollarını öyle sıkı bağladı ki benim koluma çarpma ihtimalini en aza düşürdü. )
Ben de yanımdaki rahatsızken Ağrı Dağı Efsanesini bitirdim yanımdaki diğer kitaba geçtim pencereden baktım fabrikalar plansız yerleşimler koşan köpekler, saksağanlar, trilyonlarca ot, engebeler, küçücük dereler bazı vadiler gördüm. İstanbulun batısından geldiğimiz için çekmecelerden geçtik. çekmeceler coğrafi oluşumlar sulak alanlar oralar. Bedava alınacak tüyolara bayılanlar (Doktor gördüm hemen belimdeki ağrıdan bahsedeyim. Makine mühendisine kombiyi sorayım .) Ablacım abicim sulak alanlar kuşlara kurbağalara aittir barınak dükkan yapılmaz. Deprem olur kuşlar uçar kurbağalar zıplar senin evin barkın çöker gider. Biraz kuşa balığa kurbağa da müsaade edin her şeyin üzerine oturmaya çalışmayın artık.bu çok yararsız bir yardım etme çabası. Açgözlülük itkisiyle soran tam tersini öğütleyeni dinlemez. Batıdan girdik İstanbul'a dayak yemiş bir kadın kadar güzel olan şehir distopyadaki  kıç kıça dizilmiş üst üste yaşamları reklamda özendiren ve mutsuz gelecekleri kredilendiren şehrin arka fonu gibi ihlas, bizim  evler, avrupa konutları ve daha nicesi.Beterin beteri var. esenler otogarı. eski ve kirli bir yapı.bakımsız ve işleyen bir yer. kir sadece fiziksel değil toz,çamur yağ, mikrop, kök değil. basitlik ve zevksizlik bakımsızlık ve umursamazlıkla da kirlenmiş ağırlaşmış. 80'ler sonrası özellikle doğuda umursamazlık eserleri verilmiş. yıllar yılı taşı dantel gibi işleyen toplumlar işlevini zar zor yerine getiren eserler getirmiş meydana. sanatını kaybeden toplumlar zanaatı da kaybederler. sonra işte bugünkü gibi plastik kap kacak alır kullanır. (Söz verdim konuyu dağıtmayacağıma)  yer altında ve yer üstünde birimleri olan yapımızın alt katına otobüsle fırına giren kürek gibi girdik. yapıldığından beri bir kez bile güneş almamış bir kuru temizlemeci de bir kadın çalışıyordu. öyle grilikler siyahlıklar içine nasıl çalışabiliyordu. kaç saat bu basitlikleri sırtında taşıyıp grilikler içinde bir de ütü yapıyordu acaba. hayatımın 3 saniyesi için gördüğüm görüntü. Ayağını işi yerinden dışarı atar atmaz türlü şehirlerden gelen otobüslerin geçtiği asfalta basıyor. Anadolu, bazıları yurt dışı. belki çorumda içilen mercimek çorbasının lekesi istanbulda çıkartılıyor. istanbul buharı ile ütüleniyor. Antalya'dan gelen bir polen temizleme solüsyonları ile ölüyor. Siirt'ten gelen ölü bir karınca paçadan çıkıp İstanbul kanalizasyonuna gidiyor. Tüm bu trafiğin acısını çekmemek için hemen metroya yürüdüm. Marmaray'a binip karşıya geçecektim. Yenikapıda aktarma yapacaktım. Otogara 3 farklı yöne giden trenler geldiği için biraz karışıktır. (aslında değil her seferinde anons ediliyor.) Havalimanı-Yenikapı hattına bindim. Fatih Emniyet durağındayız. İki Arap anti sosyal bir gence taksime nasıl gideceklerini Arapça sormaya çalıştılar. genç çocuk suratlarına bakıyor ne demek istediklerini anlıyor. bu metrodan inip taksim hattın binmeleri gerektiğini söylüyor ama Türkçe. Onlar da haklı olarak pek anlayamıyor ve emin olamıyorlar. Hem Havalimanı ve hem de Hacıosman- Yeni Kapı hattında Yenikapı ismi geçtiği için binmiş oldukları trenin Taksime gideceğine sanıyorlar. Belli ki Arapça'dan başka dil de bildikleri yok. vagon içinde Arabi? Arabi diyerek birkaç kişinin yüzüne baktı. Bende Arapça bilen tip olmadığı için bana sormadı. Vagonda yumurta topuklu serçe parmağında tuğralı ve taşlı bir yüzük olan esmer kemerli burunlu bir adama sordu. geçekten adam Arapça biliyormuş. Tahmin ettiğiniz gibi Suriyeli değil. "merdiven"in Arapça'sını hatırlayamadı merdiven dedi. ben kendi kendime derec dedim.
bugün fark ettim ki "derece" bal gibi Arapça ve basamak kademe anlamına geliyor.

Buyurunuz:


Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)
"rütbe, mertebe" [Rab, 1310]
arığlayu sözlegenlerge [temizce söyleyenlere] s̠evâb derece bérildi"eşik, basamak" [ anon., Tezkiretü'l-Evliya terc., 1341]
Hasan daχı evüŋ derecesinden başın ṭaşra çıkarup ağlar-ıdı
Köken
Arapça drc kökünden gelen daraca(t) دَرَجَة  "adım, eşik, basamak" sözcüğünden alıntıdır. (NOT: Arapça sözcük Arapça daraca دَرَجَ  "yürüdü, adımladı, ayak bastı" fiilinin faˁala(t) vezninde ismi merresidir. ) Bu sözcük Aramice/Süryanice drg kökünden gelen dərag, dargā דְרַג  "basamak, merdiven" sözcüğü ile eş kökenlidir. Aramice/Süryanice sözcük Akatça daraggu "patika, yürüme yolu" sözcüğü ile eş kökenlidir.
Benzer sözcükler
derecelenmek, derecelendirmek, derecelendirme kuruluşu, son derece
Orijinal link için



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

AltStadt & Fagus

Katırtırnağı

İtin Götü