Kalıntı, Çöküntü ve Başkalaşım
Eylülde yeniden düzenlenen okul servisi fiyatları
açıklandı mı? Size çaresiz ve yalnız olmayı yazayım biraz.
Şimdilerde, son 13 yıldır; yıl "bin dokuz
yüz" diye başlayamıyoruz tarih söylemeye. havası değişti artık ama
anlatacaklarım "bin dokuz yüz"lerde geçiyor. 90'lardaydık hatta
seksenlerden yeni kurtulmuşuz. Yıl 1990 ilkokula başladığım yıl. O zamanlar
ilkokul deniliyordu, şimdiki gibi ilköğretim ilk dört yıl gibi değildi. İlkokul
oydu işte. Okul öncesi saçmalığı ana sınıfıydı. Çocuklar biraz da okulda
takılsınlar, anneleri börek yapsın, patates haşlasın, okula göndersin
formatındaydı. Ben anaokuluna gitmedim. Orada bahsedilen ‘ana’nın neden
bahsettiğini hâlâ biliyor değilim. Anaokuluna da gitsem söylemezlerdi. Onların
da bildiğini sanmıyorum. Pek çoğu ‘anaokul öğretmeni sizin anneniz gibi olduğu
için ikisini birleştirmişler, anaokulu demişler’ der bence ya da belki buradan ahkâm
kesmek pek hoşuma gidiyor.Bu uzun dolambaçlı girişe son bir şey daha eklemek
isterim. Hep çocuklarla takılan öğretmenlerin zekâsında ciddi gerilemeler
oluyor gibi. Hemen bu savıma saldırıp paramparça edebilirsiniz ama çarpık da
olsa fikrim bu. ‘Aman bildin de söyledin maşallah’ deyin. O zaman,
zihinsel engelli çocuklara eğitim veren kurumlarda çalışan öğretmenler için zekâ
yıpranma payı mı talep etmeli?
Neyse, bu benim denemem, istediğimi yazıyorum,
dijital uzayda istediğim gibi yer kaplıyorum.
Tekrar 1990'nın son aylarına gelirsek, benden üç
yaş büyük olan ablamla beraber okula gidiyorduk. Benden üç yaş büyük olmasına
rağmen, ben 1. sınıftayken kendileri üstün başarılar göstererek 5. sınıfa kadar
yükselmişti. O yıl, siyah önlükten mavi önlüğe geçildi. Sevinç siyah önlük
giyerken, ben mavi önlük giyiyordum. Aile bütçesinden bana nakit olarak ayrılan
kısım Sevinç’e teslim ediliyordu. Aile bütçesi demişken, bu paranın sadece kendine
ait olduğunu sanıyordu babam. Bize verdiği para, sırf kendi inayetiyle
alakalıydı. Bir mecburiyet değildi, hep minnet duymamız gerekirdi. Barınma, elektrik,
su ve yemek gibi hizmetler, ilgili konutta ikamet eden herkese açık ve
ücretsizdi. Belirlenen standartlar içerisinde bedava yaşamak mümkündü ama
ekstra bir talebiniz varsa, o zaman size ayrıca verilen nakitten kendi
iradenizle harcamak zorundaydınız. Bazen buna "ne gerek var" diye
karışılabilir, bazen “iyi kendi parandan alacaksan” diye omuz silkilirdi. “Ben
saçıma sabun değil şampuan kullanmak istiyorum” diyorsanız, bunu kendiniz
karşılamak zorundaydınız. Standart şartlar içerisinde çok önceden belirlenmiş
ve kalıplaşmış kurallar vardı. Saçınızın temizliği için sabun kullanmak gibi. “Beğenmiyorsan,
taksi tut” gibi. Bazı istekleriniz için paranız olsa bile, bir otoritenin
karar vermiş olduğu kuralların dışına çıkamazdınız. "Bu eve bulaşık
makinesi girmez" önemli bir kuraldı. Bu kuralı koyan otorite, bulaşık
yıkamayan bir topluluğa mensuptu. "Ben almam, alana da izin
vermem", “Bulaşık makinesi kanser yapıyormuş, göğüs kanseri, hem de az
çalışan kol ve göğüs kasları bir zaman sonra kansere sebebiyet veriyormuş”. Bir dönem cep telefonu yasaklı bir üründü evimizde. "Evimiz" demek ne garip, bir kraliyet ve derebeyliklerden oluşan bir topluluktuk. “Bu evde kimse cep telefonu alamaz” saçmalığına boyun eğmiş gibi yaparak, gerekli olan bir cep telefonu, kâbuslar görerek iki yıl saklandı. "Aman ortaya çıktı mı, ya anladıysa". Şehir dışında okumakta olan küçük kızın cep telefonu var, ya babası duyarsa… Büyük saçmalık. özenle saklanan telefon alınmadan önce küçük kız mecburen yurtta yapılan telefon anonslarına çıplak ayak koştu bir yıl boyunca. Sonra habersizce, gizlice kendi bütçesinden bir telefon aldı, iki yıl gizledi. Şimdi, “asla telefon almayacaksınız, ben asla telefon almam” diyenin yıllardır telefonu var. Cep telefonu uzay teknolojisi, kanser garantisi, evlerden ırak... Aman ya rabbim…
Bana ayrılan aile bütçesinin nakit kısmına gelirsek
sadece 1 yıl benim irademin dışında bir kullanıcı yönetti bu portföyü.
- Bilge bişi alalım mı?
- Evet alalım
Çok sevinirdim bir şeyler alacağız diye ama bir
tane alıp ikiye bölerdik. Üzerinde papağan resmi olan gofretlerden alırdık. Ben
hep bir tane yemek isterdim ama hep yarım verilirdi bana. Hâlbuki bana ayrılan
para yetiyordu ama yok, alınmıyordu, yöneticim izin vermiyordu, gerek
yoktu. En ucuzu gofretti galiba. O zamanlar kantinlerin adı da
kooperatifti. O gofret ambalajının üzerindeki papağan ne güzeldi. Çok parlak
bir kâğıt üzerine, çok renkli bir kuş, bir papağan. Ne ulaşılmazdı. Çok kolay
yırtılan bir kâğıt olduğu için papağını kesip defterimin arasında saklayamıyordum.
Çok güzeldi, ben de benzerini çizmek istiyordum. Hâlbuki ne az geçiyordu
elimize bu tür şeyler. Paketli ürünler mesela. Biz okula giderken sabah
kahvaltı yapıp, öğleyin çantamızdaki havuç elmayı kemirip öğle yemeğimizi evde
yiyen ve paketli ürünlerden uzak olan bir dönemdik. En azından Mardin'de bir
süreliğine ve bir kesim öyleydi. Nuh’un Ankara Makarnası poşetine koyduğumuz
dili mora boyayan havucu çıkartıp, sınıfta kart kurt kemirdiğimiz ve mutsuz
olduğumuz günler vardı. Bazıları, okulun aşağısındaki ‘Barda’ filmindeki
jiletli sapığa benzeyen terzinin yanındaki büfeden salçalı tost alırdı. Çocuk
görür de özenmez mi?
Çocukken karnımın tok olduğu zamanları çok az
hatırlıyorum. ‘Yemek yoktu’ değil demek istediğim. Ben çok açtım. Her zaman bir
şeyler yiyebilirdim ve havuçlu, elmalı diyetimi sevmiyordum; tost kokuları
olunca etrafta.
Bir sabah servislerin olmadığı, herkesin evinin
yakınındaki okula gittiği dönemlerde bir sabah, sevinç hastaydı. Çocukken
mütemadiyen hastaydı. Ya zatürre olurdu, ya astımı tutardı ya da hastaydı işte.
Bahçede de oynamazdı zaten. Doğarken hemen yetişkin olacağına yemin etmişti. Ben
birinci sınıftayım, ilk dönem olmalı, muhtemelen kasım-aralık ayları… Bilge Nefise
kendi başına okula gitti. Saatte bir kırmızı belediye otobüsü gelirdi sağlık
lojmanlarının durağına. Otobüse babam bindirmiş olabilir, tam net
hatırlamıyorum. Zaten bu kısımda travma yok. Travma kısmı, akşam eve dönüşte. Okuldan
çıktım, Dumlupınar İlkokulu’ndan İş Bankası’na kadar yürüdüm. Çünkü Yenişehir’e
giden dolmuşlar, hükümet konağında inecek yolcusu yoksa bu tarafa uğramadan
arnavut kaldırımı olan Yeniyol'dan aşağıya doğru devam ederdi. İş Bankası’nın
olduğu durağa geldim, dolmuş bekliyorum ama çok dolu… Bir sürü koca adam ve
kadın ‘bu küçük çocuğa yardım edelim’ demedi. Cumhuriyet meydanına yürüdüm
belki orada boş dolmuş bulurum diye. Yine yok. Dolmuşun kapı kısmındaki iki basamağında
bile insanlar var. İnenler oluyor ama duraktakiler beni çiğneyip hemen o
dolmuşlara biniyor. ben 1.20 boylarındayım, gücüm kuvvetim de yok, nasıl o koca
koca insanları geçip dolmuşa bineyim? Hem cevvallik, çirkeflik de bilmiyorum.
İş Bankası - Cumhuriyet meydanı kaç kez gittim döndüm, dolmuşa binemedim. O
dolmuşlara binen insafsız büyükler, çoğu Yenişehir’e gitmediği halde o
dolmuşlara biniyordu. Hâlbuki dolmuş benim hakkım, eve gitmem gerekiyor ve 6-7
yaşlarındayım. Yanımda babam olsa ya da annem; hemen beni adımla sanımla bilir,
saçımı okşar, bana şirinlik yaparlar ama orada ben yalnızım. Kimse beni tanımıyor.
Tanımıyor gibi yapıyor. Mardin'de herkes herkesi tanır. Tanımasa bile, yardım
etmesi gerekmez mi ? Sonunda, zar zor bir dolmuşa bindim. Eve gittim. Kaplanlı
bordo battaniye, soba ve sağlık lojmanlarının yağmurlu zamanlardaki ışığı
aklımda. Beni merak etmişler ama gelip beni okuldan alan yok. Kuru merak.
Şehirde dükkânları olduğu için teyzemin oğlu Ercan aranmış, ‘durağa git, Bilge’ye
bak’ denmiş. Ercan beni bulamadı. Muhtemelen ben hangi duraktan binebilirim
diye neredeyse yaşlı gözler ve çok korkak titrek kalbim deli gibi atarken,
oradan oraya koşarken beni göremedi.
Dolmuş travmaları sadece binememek değildi elbet. Bindin,
oturacak yer bulsan; kocaman kıçı olan, ev gezmesine gitmiş bir kadın gelip
seni olduğun yerden kaldırır, kendi oturur. İkinci sınıfa geçince, kendi başıma
okula gider gelir oldum. Sevinç ortaokula başlamıştı çünkü. Dolmuşa
binmenin en güzel zamanları o zamanlardı. Bir öğrenci ücreti verir, oturulacak
bir yer varsa otururdum. Gezme kadınları beni yerimden kaldırmazdı. Şoförler ya
da muavinler de. Bazen çok suratsız, korkunç, sinirli burunlarındaki kıllar bile
dimdik şoförler olurdu. Onlara karşı gelemezdim. Onlarda merhamet adına bir
parça ya da kırıntı dahi yoktu. "Sen çocuksun, ben seni dövebilirim ve
para kazanacam sen engel olamazsın" edası vardı. Kimi bunu açıkça söylerdi
bile. Hâlbuki kahvehanede sorsan, çocukları sevdiğinden bahsedebilirdi. İkinci
sınıf bitince Dumlupınar’a giden yolculara biri daha eklendi: Ayşegül. Annem
dolmuş ücret tarifesini şartlara göre yorumlamış ve her ikimizin bir tane
büyük ücreti ödememiz gerektiğine karar vermişti. Çünkü zaten biz çocuk
olduğumuz için, bizi olduğumuz yerden kaldırabilecek koca kıçlı kadınlar vardı.
Formül de çok basitti: Ayşegül benim kucağımda oturuyordu. Eğer dolmuş boşsa, o
da benim yanımda oturabiliyordu. Tatbiki bu kadar basit değildi. İlk duraktan
bindiğimiz için adam verdiğimiz paraya bakıp suratımıza ‘are you fucking with
me’ bakışı atıyordu. Sorarsa açıklama yapıyorduk. Her gün ‘iyi şoföre denk
gelelim’ duası ediyordum sabah ve akşam. Çoğu zaman ‘Allah belanızı versin’ der
gibi, parayı diğer bozukların arasına fırlatma vardı. Bunlar bizi daha önceden
tanıyanlar. Az para veren veletler olarak tanımışlardı bizi. Bazıları eğlenirdi,
bizle konuşurdu. Bazıları ayırt etmek için soru sorardı. Bir kez, “siz arap
mısınız, kürt müsünüz?” diye sordular. Bu sorunun cevabını bilmiyordum, ne
olduğumu düşünememiştim. Türk değil miydik? Okulda hep öyle demişlerdi. Ben de
kendimiz için öyle diyordum, hani andımız falan... Sonra eve gidip anneme
sordum, ‘biz neyiz?’ dedim. Milliyetim ile ilgili net bilgim yoktu. ‘Türk değil
miyiz?’ dedim. Arapmışız biz. Arapları düşündüm, televizyonda gördüklerimi
düşündüm, beyaz türbanlı kafalarına kasnak geçirilmiş gibi görünen adamlar
geldi aklıma. Adamların saçı kapalıydı. Elbise giyiyorlardı. Bu durumu
hazmetmem zor oldu. Uzun zaman, kendi kendime hatırlattım. ‘Türk değilmişiz
biz, Türk değilmişiz biz’ dedim. Arapların hayata
milliyetçi bir yaklaşımı yoktu. Ayşegül’e söyledim, ‘biz Arapmışız’
dedim. Türkçe konuşuyorduk. Ben Türkçe düşünüyordum. Türk olmadığımı Türkçe
düşündüm hep. Dolmuşlara bindik bazı şoförler bizi bindiğimiz dolmuştan
indirmek istedi. Biz inmedik. Paramızı attılar, bize ‘al paranı da in’ dediler,
direndik. Şimdi ne oldu peki? Travmatik, endişeli, özgüveni bir şeylere bağımlı
olduk.



Bir dönem çocuklar böyle büyütüldü,aileler bunu nasıl başardı bilmiyorum ama benzer anılarım var.O dönem ki çocuk yetiştirme tarzını doğru buluyor musun deseler tam anlamıyla evet diyemem ama şuan ki için iyi mi diye sorsalar onu da durup bir düşünürüm.Çocuk yetiştirmek ve onu hayata hazırlamak bir sanat eserini yaratmak gibi hassas,yarattığın eserin anlaşılamaması gibi vahim.
YanıtlaSilBu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSil